Atatürk Anıları, Atatürkün Fıkraları

Atatürk Fıkraları,  Mustafa Kemal Atatürkün Anıları, Atatürk Nükteleri

Mustafa Kemal’ler
Yıl 1933. Sohbetlerden birinde arkadaşlarında biri Atatürk’e;
Paşam aman sağlığınıza dikkat edin eğer ölürseniz heykellerinizi kırar bu yobazlar. Hatta eserlerinizin hiçbiri ayakta kalmaz. Uzun yaşamaya bakmalısınız der.
Gazi Mustafa Kemal bu sözler üzerine gülerek cevap verir, Şunu unutmayınız ki devrimlerin ve Cumhuriyetin bekçişi Mustafa Kemal’ler on yaşına bastılar bile!
*************************************************
HATAY
Günlerden bir gün Italyan Büyükelcisi Ata ile görüsmek ister ve huzura kabul edilir. O zamanin muhtelif ekonomik-siyasi konulari hakkinda konusulduktan sonra, büyükelci :
“Ekselans, dün Roma ile yapmis oldugum bir görüsmede hukumetimizin Hatay’i almak istedigi kararini size iletmem soylendi” der. Odada bir an sessizlik olur.
Ata büyükelciye bir seyler daha ikram eder ve iki dakika odadakiler ile basbasa birakir.
Döndügünde ayaginda cizmeleri, uzerinde maresal uniformasi, belinde tabancasi vardir. Dogru masasina gider, manyetolu telefondan Maresal Fevzi Cakmak’in baglanmasini ister ve Cakmak’a :
“-Paşa! Italyan dostlarimiz Hatay’a gelmek istiyorlar hazir miyiz?” der.
Fevzi Cakmak durumu anlar ve
“Biz haziriz Pasam” diye yanitlar. Ata büyükelciye döner ve :
“Biz hazirmisiz, hükümetinize söyleyin isterlerse gelip Hatay’i alabilirler” der.
**************************************************************
Alman Profesör;Sene 1938, 10 Kasım… İstanbul Üniversitesinde saat 9’u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş… Bir Alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi girmesin mi… Bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek geliyor. Kalkmış yanına gitmiş.
Aralarında şu konuşma geçmiş:

“Efendim, tereddüt ediyorum. Acaba ne yapsam?”

“Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın”

İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:

“Bizde hiç bu kadar büyük bir adam ölmedi ki” demiş.

****************************************************
İBRETLİK OLAYLAR(ATATÜRK SEVGİSİ)Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli’ye ödül olarak 1000 liralık bir İş Bankasi çeki veriyor.

Altını Kemal Atatürk diye imzalıyor, zaten çeklerde resmi de var. Pehlivan çeki İş Bankası’ na götürüyor; kendisine 1000 lirayı ödüyorlar. Muazzam bir para.
Ama Kurtdereli hala bekliyor.

“Ne bekliyorsun pehlivan?”

diye sorduklarında çeki beklediğini söylüyor.

“Parayı aldın, cek bizde kalacak” diyorlar.

“O zaman alin 1000 liranızı, verin çekimi” diyor. “Onda Atatürk’ümün imzası var.”

Ve parayi iade edip Atatürk imzalı çeki sevgiyle cebine yerleştirerek gidiyor.

********************************************
“15 YIL HÜKÜM SÜRECEKSİN”
Atatürk hakkında yapılmış birçok kehanet vardır.Bunların en ilginci onun el falına bakan bedevinin söyledikleridir.
Mustafa Kemal arkadaşları ile Bingazi´ye, Trablusgarp savaşına katılmaya gidiyordu.Yolda bie bedevi´ye rastladılar.Bedevi el falına çok iyi baktığını ve genç subaylara da isterlerse bakabileceğini söyledi.Hepsi ellerini açarak bedevinin söylediklerini dinlemeye başladı.Sıra Mustafa Kemal´e gelince, o önce baktırmak istemedi ama arkadaşlarının ısrarı karşısında, sonunda o da elini bedevi´ye açtı.Bedevi ele bakar bakmaz yerinden sıçradı ve heyecan içinde ;
“Sen padişah olacaksın” dedi ve ilave etti “15 yıl hüküm süreceksin.”
Genç subaylar gülüştüler ve yollarına devam ettiler.
Aradan yıllar geçti, Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti´nin Cumhurbaşkanı oldu.Cumhuriyetin 14.yılında hastalandı.Karaciğeri kötüye gittiğinde çevresindekiler ona “Artık içme Paşam” dediler.
Atatürk onlara birzamanlar yolda rastladıkları falcı bedevi´yi hatırlattı ve gülerek ;
“Arap vaktiyle söylemişti, Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecek…Hesapça bu son senemizdir…”
Yıl 1938 ´di…
**********************************************************
tatürk ve Yasalar*: Atatürk, Balıkesir gezisinde kendisiyle birlikte Milli Mücadele
için fedakâr hizmetler veren bir kişinin başvurusu ile karşılaştı. Bir olayda haksız
olarak ceza aldığını söyleyip şikâyette bulundu. Atatürk :” Haklısın olayı ben de
biliyorum” deyip, sonra refakatinde bulunan genç bir adliye müfettişini çağırdı.
Konuyu anlattı ve kararın düzeltilmesini istedi. Müfettiş olayı dinledikten sonra
Atatürk’e “ Efendim, karar tüm adli makamlardan geçtikten sonra verilmiş; hükmün
infazından başka yasal yol yoktur “demiş. Atatürk: “Ama ben inanıyorum ki bu
uygulama haksızlıktır. Çünkü ben bu olayın gerçeğini biliyorum” der. Adliye
müfettişi ısrar ederek: “ Efendim, kesinleşen karara karşı sizin beyanınızla bir
değişiklik yapılamaz. Adalet bakanının da bir şey yapmasına imkân yoktur” der.
Ortada soğuk bir hava eser. Atatürk, gayet sakin bir sesle tekrar
sorar: Peki bu olayda adlı bir hata yapılmışsa durum ne olur? Müfettiş : “Yeni bir
tanık ile mahkemenin tekrarı istenebilir.” Atatürk mağdur olan kişiye döner, “ Beni
şahit göster. Yeni deliller var diye iddiada bulun, ben gelir gerçeği bilen kişi
olarak şahitlik yaparım” der.
**********************************************
Vatan Toprağı*: Kral Eduart, İstanbul’a geldiği zaman yatından bir motora binip
Dolmabahçe Sarayına yanaştı. Atatürk rıhtımda onu bekliyordu. Kral rıhtıma çıkarken
eli yere değmişti. O anda Atatürk konuğunu rıhtıma almak için elini uzatmıştı. Bunu
gören Kral bir mendille elini silmek istedi. O anda Atatürk vatanın toprağı
temizdir, elinizi kirletmez diyerek Kralın elinden tutup onu rıhtıma çıkardı.
****************************************************
MİLLETE GÜVENİN
Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti, kendisine;
– Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz ? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal;
– Yarım milyonun bu uğurda ölür mü ? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
– Fakat paşa hasretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var ? Başımızda siz olacaksınız ya… dedi.
– Benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.
Rıfkı Atay, Çankaya
******************************************************
BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR
Ata Kastamonu’yu ziyaret etmişti. Kışlaya da uğramıştı. Koğuşları geziyordu. Her koğuşta birçok vecizeler vardı. Güzel sözlerdi bunlar. Bir koğuşta büyük bir levha yazılmış :
– Bir Türk on düşmana bedeldi.
Atatürk bunu görünce birdenbire durdu, yüzü değişti, gözleri daldı. Sonra sert bir sesle:
– Hayır, hayır… dedi. Bir Türk dünyaya bedeldir.
********************************************************
İNGİLİZ KRALI’NA VERİLEN ZİYAFETİngiliz kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
– “Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!…” dedi.
Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular… Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
– “Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim” diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
– “Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “vazifene devam et” emrini verdi.
*********************************************************
MİLLET ADAMIYDI
Milli mücadelenin buhranlı günlerinde, Ankara civarında yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda sarıklı bir hocaya rast gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı göstererek, sordu :
– Hocam, bu uçak nasıl uçuyor?
– Ne bileyim ben?… Öğretmediler ki bize?
– Peki, sen ne bilirsin?”
– Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini aşağı at, dersin atarım… İşte ben bunu bildirdim ama, bunu da senden öğrendim, paşam !
Mustafa kemal, bu söz üzerine,
– Var ol hocam!… Ama, şunu da bil ki, bende senin gibiyim… Bende, milletin hiç bir arzusunu, hiç bir isteğini, hayatım pahasına da olsa, yapmamazlık edemem!…”
Nükte ve Fıkralarla Atatürk sh 73-74
***********************************
“ATATÜRK BİZDEN BİRİDİR”
Cumhuriyetin onikinci yılı için pankartlar hazırlanacaktı. Liste Atatürk’e sunulur.
– “Atatürk bu milletin en yücesidir”
– “Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı” gibileri vardı.
Atatürk listeyi dikkatle gözden geçirir, bunları ve benzerlerini çizer. Hepsini yerine şunu yazar
– “ATATÜRK BİZDEN BİRİDİR”
*********************************************
YÜZBAŞI DEĞİL ACEMİ
İran Şahı Pehlevi Balıkesirde… Atatürk onunla beraber merasim kıtalarını dolaşıyorlar. Her sınıftan bir bölük görmektedirler. Sıra makineli bölüğüne gelir. Daha önce askere öğretilmiştir. “Acemi”  kelimesi kullanılmayacak bunun yerine “Yeni Asker” denecektir. Bunun nedeni de “Acemi” tabirini İranlılar hakaret sayarlarmış.
Atatürk ve Şah yeni satın alınan bir kır katırın önünde durur.
Mehmetçik, tekmile başlar:
– Adım Mehmet oğlu İbrahim, memleketim Ayvacık, hayvanın numarası 341, ısırmaz tepmez, adı…Derhal aklına geldi. Hayvan yeni olduğu için erler ona (Acemi) ismi vermişlerdi. Ere komutanı elini göğsüne koyarak işaret eder. Bunun üzerine Er biraz durur ve cevap verir:
– Adı… Yüzbaşıdır, komutanım…
Şah farkına varmaz, yürür gider. Büyük adam “Atatürk” durur ve bölük komutanının kulağına:
– Bu hayvanın hakiki ismi nedir? diye sorar.
Acemi’dir, paşam, diye cevap alır.
Atatürk İbrahim’e bakar, baştan aşağı süzer. Yanağına okşar ve emir verir:
– Bu çocuğa bir ay izin verin. Yaverden yol harçlığını alırsınız, der ve ayrılır.
********************************************************
“İSMİMİN SÖYLENMESİ İÇİN ŞEHİRLERİN TEMELİNE SIĞINMAM”
Ankara ve İstanbul’dan birinin adının (Atatürk) olarak değiştirilmesi yönünde bazı oluşumlar vardı. Bazı milletvekilleri jest yapmak isterler. Bu konuda kaleme aldıkları kanun tasarısını Yalova’nın kurulma esnasında bir akşam yemeğinde sunarlar.
Atatürk tasarıyı dikkatle okur ve der:
“- Bir ismin kalması ve söylenmesi için şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir. Tarih zorlanmayı sevmeyen nazlı peridir. Fikirleri ve  vicdanları tercih eder…”
Ve… İstanbul’un adı İstanbul, Ankara’nın adı Ankara kalır.
**********************************************************
“BEN EĞİLMEM”
Çocukluk zamanları. Sık sık mahalle arkadaşları toplanır ve o zamanlar Selanikte pek moda olan “Mancık” oyununu oynarlardı. Bu bir çeşit “birdir bir” oyunu idi. Bir kişi eğilmekte ve diğerleri sıra ile üzerinden atlamaktaydı. O, oyuna iştirak etmezdi ama seyrine de bayılırdı. Arkadaşları birgün yaka paça zorla onuda oyuna sokarlar. Sıra ile hepisinin üzerinden atlar ve sıra kendisine gelince,   eğilmeden ayakta durur ve :
“Haydi atlayın!” der.
Arkadaşları başını yere doğru eğmesi için israr ettikçe, O :
“Ben eğilmem ! Böyle atlarsanız atlayın” der.
Eğilmedide, ne o gün ne de sonra….
*********************************************
“TIP ÖYLE SÖYLÜYORSA PEKİ”
Atatürk’e böbrek sancısı gelmeden kendisini muayene eden Profesör Doktor Behçet Sabit  Erdelhun’u, Atatürk zahmet ettiğinden dolayı teşekkürden sonra:
– Muayene ve müdahalelerinize hazırım doktor !…. buyururlar. Muayene yapılır ve sorarlar. – Nasıl buldunuz doktor ? Doktor’un teşhisi üzücü değildir. Fakat kendilerine bazı tavsiyelerde bulunmak tıbbı bir  zorunluluktur. Durumu kendilerine arzeder. Atatürk tatlı tatlı güler. Bu defa Gaziye doktor sorar:
– Akşamları iki üç kadeh alırmısınız Paşam ?
Atatürk  bir müddet durur, güler ve şu cevabı verir:
– Evet alırım ama, sorduğunuz kadeh adedine bir sıfır ilave etmek suretiyle.
Bu cevap doktoru endişeye sevketmiştir. Verilecek cevabı toparlamaya çalışırken Gazi sorar :
– Neye sustunuz doktor?
Doktor şu cevabı verir :
– Susmadım Paşam. Şu kısa sessizliğim emin olsun bir üzüntü ifadesidir.
– O halde doktor, kati tavsiyenizi öğrenmek isterim.
– O halde Paşam, müsadei devletinizle arz edeyim ki o iki üç kadehin önüne konan sıfıra izin  vermiyeceğim.
Bunun üzerine Atatürk aynen şunu söyler :
– Acaib !.. Demek bu tavsiyede israr ediyorsunuz ?
– Evet muhtrem Paşam, ısrar ediyorum.
– Demek bu sıfır meselesinde isminiz gibi sabit kademsiniz?
– Tıp öyle söylüyor Paşam, emir ve irade sizin. Biz sadece tıbbi vazifemizi yapıyoruz.
İşte O sırada Atatürk’ün gözleri odada ki bir levhaya takılır. Eliyle işaret ederek:
– Evet doktor haklısın.
Levhada şu cümle yazılı idi:
“Hak bellediğin yolda gideceksin.” Doktor huzurlarında hürmetle eğilir ve tekrar teyiden arz eder.
– Evet Paşam, biz tıbbi görevimizi yapıyoruz.
Atatürk doktoru iltifatlarıyla mahcub eder ve bu kadehlere sıfır koymamak bahsinde bile
sofralarında bulunan zevata:
– Vazifei tıbbiyeye mudahale yok !… Buyurarak kadehlerin önündeki sıfırları kaldırırmış.
*********************************************
FENERSİZ YAKALANDIK
Ali Kılık’tan naklen: Atatürk ani bir kararla bir torpido ile Ege’de bir seyahate çıkar. Sabaha karşı  Alaiye’de karaya ayak basarlar. Gelişlerinden kimsenin haberdar olmasını istemez. Ortalıkta  kimseler yoktur. Kahveler kapalıdır. Yolda, iz soracak kimsede yoktur. Atatürk :
– Şöyle gideriz, elbette birine rastlarız der.
Yürümeye devam ederler. O sırada yanlarından bir jandarma geçmektedir. Sabahın erken saatlerinde beş kişilik böyle bir kafilenin sokak ortasında kararsız bir vaziyette yürüyüşü jandarmanın dikkatine çeker, durur, dikkatlice hepsini baştan aşağı süzer. Süzmesiyle beraberde  olanca kuvvetiyle birlikte aksi istikamete koşması bir olur.
Atatürk :
– Jandarma bizi tanıdı. Haber vermeye gidiyor; mani olun durdurun. diye emir verir. Fakat mani olmak, durdurmak kabil mi? Jandarma öyle koşmaktadır ki, kısa bir zaman içinde gözden kaybolur. Bunun üzerine Atatürk:
-Fenersiz yakalandık, buyururlar.
************************************************
İNEĞİNİ KAYBEDEN KÖYLÜ
Korkunç bir kış günü, Atatürk sabaha karşı şu emri verir:
– Bu kış kiyamette memleketin ne halde gördüğünü görmek isterim. Otomobille gezmeğe çıkacağız.
Kırşehir istikametine yola çıkılır. Yolda döküle döküle, kara batağa saplana saplana hatta bizzat bir ara kendisini bile itmeğe mecbur kaldığı bir yolculukdur devam eder. Bir dağ başına gelirler. Köylünün biri tek başına koşmaktadır. Atatürk köylüyü çağırtır ve sorar :
– Bu havada dağ başında ne yapıyorsun ?
– İneğim kayboldu Paşam…
– Seni kurtlar yer.
– İneğimi yedilerse ko beni de yesinler.
– İneğin kaç lira kiymetinde idi ?
– Eh… Bir elli altmış lira ederdi.
Atatürk yanındakilere döner:
– Bu adama yüz lira verin, bir otomobile alın.
Hemen köylüye yüz lira verildi. Otomobile binmesi teklif edildi.
Köylü :
– Hayır. Ben yine ineğimi arıyacağım, diye red etti.
O vakit Atatürk:
– İşte sana yüz lira verdiler. İki inek alabilirsin… Bırak ötekinin peşini…
Köylü :
– Sana rastlamak benim talihimdir. Ama yine kendi ineğimi ararım … Paşam. Sana rastlayan adamın  üç ineği olsa çok mu?
Atatürk köylüyü kendi otomobiline alır. Sonra, onun köyünde küçük bir çiftlik alıp köylüye hediye  eder.
**********************************************
YOL LAZIM
Korkunç bir kış günü, Atatürk otomobille memleketi gezmektedir. Yollar berbattır. Kırşehir’e varılır. Şehrin kapısında vali frak ve silindir şapkasını giymiş ve karşılıyor. Atatürk :
– Vali bey bu kiyafet neden icabet etti !
Vali :
– Efendimiz, yol ve erkan…
Diye söze başlayacak olur, Ata, sözünü keserek :
– Be adam, bilmek lazım olan bu yol değildir. Bizim geldiğimiz yoldur. Millete lazım olan yoldur.
Kırşehirden Yozgat’a gidiliyor. Daha vilayet hududunda vali Boran kamyonlarla ve yol açma  ekipleriyle Ata’yı karşılar. Ata’nın ilk sözü şu oluyor:
– İşte yol bilen vali böyle olur.
****************************************
EKMEKLE OYNAMAK
Atatürk’ün asla kini yoktu. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir müddet sonra affeder, olanları  unutur bir daha tekrar edilmesinden hoşlanmazdı. Bu yüzden etrafındakilerden bir çokları zaman  zaman gözden düşmüş, affedilmiş tekrar eski görevlerine iade edilmişlerdi. Fakat, asla müsamaha etmediği şey kimsenin ekmeği ile oynanması idi.
Yeni harflerin kararlılıkla takip edildiği bir devirde bir gezi esnasındabir devlet dairesine girer. Bir defter açar. Defterde eski harflerle yazılı not ve evraklar vardır. Defterin sahibi yalı bir memurdur.Atatürk hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurundan müdürüne kadar hepsini kovar, dışarı çıkarken de:
– Bunlar mikroptur, efendim. Milli bünyenin selameti namına temizlenmeli diye bağırır.
Akşam olur. Vilayet konağında bir ziyafet vardır. Bir aralık laf döner dolaşır yeni harflere gelir.
Atatürk valiye sorar :
– Bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali :
– Görevlerine son verdim Paşam. Atatürk durakladı. Sonra usulca :
– O olmadı işte… Bu adam kabahatli, muhakkak… Fakat çoluğu çocuğunun suçu ne… Onları aç  bırakmaya hakkımız yok. Onu vazifesine usulca iade et. Biz adamları tedib etmeliyiz ama ekmekle oynamak caiz değildir.
********************************
HALK İSTERSE BENİ DE KOVAR !
1935. Dünyanın bazı bölgelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de Yahudiler aleyhine bir kamuoyu oluşmuştur.  Bu sıralarda Çanakkale’ye gelen Atatürk!ün huzuruna çıkmak isteyen bir Musevi vatandaşı görevliler  bırakmak istemiyordu. Atatürk :
– Bırakın gelsin, der.
Musevi Atatürk’ün önünde ellerini açarak, yukarıya kaldırır.
– Paşam bizi kovuyorlar, biz ne yapacağız?
Atatürk, bu şekilde huzuruna çıkan adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu anladığı halde yine sorar:
– Sen kimsin ?
– Ben Paşam, Çanakkale müsevilerinden Avram Palto.
– Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu ? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle.
Musevi vatandaş duraklar, şaşalar. Bir müddet sonra kendini toparlayarak cevap verir :
– Hayır Paşam, halk kovuyor.
Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle bakarak gülümser ve :
– Halk isterse beni de kovar !, der ve yürür

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir